Enerjide Ersümer Fırtınası

Dostum Ersümer ile Çankaya’daki ofisinde aşağıdaki söyleşiyi yaptık. Artık kapanan dosyaları, geride kalan günlerin tatlı acı anıları konuşmaya gerek yoktu. O sayfalar kapanmıştı. Biz de kendisiyle bugünü konuştuk. Neler konuştuk?

İşte hepsi aşağıda:

Ültanır: Şimdiye kadar gelip geçen 35 Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı arasında, araya bir başka Bakan girmek üzere iki hükümette Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, yani iki dönem Bakanlık yapmış bir kişisiniz.

ersumerErsümer: Benden sonra o listeye bir de Hilmi Bey eklendi.

Ültanır: Evet yeni eklenebildi, ancak Hilmi Bey’in durumu sizden farklı. Gül Hükümeti’nden Birinci Erdoğan Hükümeti’ne geçişte arada bir başka hükümet yoktu, ikisi birbirinin devamıydı. Bence o sayılmaz. Şimdi seçimden sonra İkinci Erdoğan Hükümeti’nin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Hilmi Güler olunca o da listeye eklendi, ama bu da seçim öncesinin devamı gibi. Sizde araya bir başka seçim hükümeti girmişti, 1999 Milletvekili Genel Seçimi yapıldı ve ardından siz tekrar Bakan oldunuz. Sayın Güler döneminde araya girmiş başka hükümet yok. Hepsi birbirinin devamı olan tek parti hükümetleri. Sizin görev aldığınız hükümetler koalisyon hükümetleri, üstelik Başbakan Yardımcısı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak Cumhuriyet tarihinde bir ilksiniz. Genelde Dışişleri Bakanları Başbakan Yardımcısı olurken, Sayın Mesut Yılmaz Beşinci Ecevit Hükümeti’nde (57’nci Hükümet) Başbakan Yardımcılığını kabul edinceye kadar, sizin şahsınızda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Başbakan Yardımcılığı bütünleşmişti.

Ersümer: Evet doğru. İki ayrı koalisyon hükümetinde görev yaptım.

SİYASET VE ENERJİ AVUKATLIĞI
Ültanır: Son dönemde Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak maalesef bir Yüce Divan süreci de yaşadınız. Hakkınızda hiçbir yolsuzluk bulunamadı, tüm iftiralar boşa çıktı, küçük bir mobil santral hakkında cezası ertelenen görevi ihmal suçu da, aslında tartışmalı ve siyaseten bir önemi de yok görünüyor. Çünkü, siz çok sayıda ve çok büyük güçlerde santral projelerine, Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi boru hattı projelerine imza atmış, Türkiye’nin enerji sektörün büyük katkılarda bulunmuş bir siyasetçisiniz. Makamdan, milletvekilliğinden, partiden istifa edilir, ama siyasetçilikten istifa edilemez. O sizinle bütünleşmiş bir kişiliktir. Yüce Divan’da 26 suçtan aklandıktan sonra memleketiniz Çanakkale Biga’da seçim konvoyu gibi, özel bir Ersümer Konvoyu ile karşılandığınızı en büyük tirajlı gazetelerimiz duyurdu. Sizi olduğu kadar, tüm dostlarınızı da memnun eden bir karşılama. Halk siyasetçinin hak ettiğine inanırsa, bağrına basıp karşılıyor. Biga Avcılar Derneği Çay Bahçesi’nde yaptığınız bir konuşma var. Gazetelere yansıyan bu konuşmada şunları söylemişsiniz: “Siyaset zor bir iş. Türkiye’de hizmet etmek kolay değil. Hizmetin de bir bedeli oluyor. Başlık olarak 18 madde, alt başlık olarak 26 iddiadan Yüce Divan beraat kararı verdi. Bakanlık dönemimizde 30 milyar dolarlık iş gerçekleştirmişiz. Yüzlerce proje altına imza atmışız. Sonrada ‘niye Mavi Akımı gerçekleştirdin’ sorusuna muhatap olmuşuz”.

Ardından siyaseti hiç bırakmadığınızı söylemişsiniz. Daha sonra yine Çanakkale’de “Siyasiler Birbirini Gagalıyor” başlıklı bir röportajınız, bir başka gazetemizde yayınlandı. Bu röportajınız da, sizin deyiminizle, söküğünü dikemeyen siyaset üzerine. Siyaset sizin için bir bakıma yaşam atmosferi gibi görünüyor. Bu nedenle ilk sorumu şöyle soruyorum: İki dönem Bakanlığınızı yakından izlemiş bir dostunuz olarak, hedefliyor musunuz demeyeyim de, üçüncü kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmayı bekler misiniz?

Ersümer: Yani, gayet tabii. Hayatımın çok önemli bir bölümü. On yılımı enerjide geçirdim. Haziran 1997’de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı oldum, o zamana kadar benim enerji ile olan bütün ilgim ve alakam sadece elektrik düğmelerini açıp kapamaktan ibaretti.

Ondan sonra da 10 yıldır enerji ile uğraşıyorum, yani çeşitli aşamalarda ve çeşitli şekillerde olmak üzere. Önce 4 yıl, işte 53 ayı aşkın yakın bir süre hizmet etmeye uğraştık, enerjinin problemlerini halletmeye uğraştık. Ondan sonra gelen 6 yılda da yaptığımız işlerin hesabını verdik, araştırma komisyonları, soruşturma komisyonları, gensoru, müteakiben bir soruşturma komisyonu daha ve akabinde bir Yüce Divan’da bir yargı süreci. Böylece 4 yılı aşkın yaptığımız işlerin 6 yıl da hesabını verdik, ama tabii bu yılları enerji ile beraber yaşadık.

Ben son 10 yılımı enerji ile beraber yaşadım, enerji ile beraber nefes aldım, nefes verdim. Hiçbir Enerji Bakanına nasip olmayacak kadar günlük, saatlik, hatta dakikalık olarak sektörü takip ettim. Enerji sektörü zaten çok hızlı yaşayan bir sektördür. Ama, artık benim yaşamımın bir parçası haline geldi.

Çünkü, mevcut durumu mutlaka iyi okumam, iyi tespit etmem lazımdı. Hatta geleceği görmem lazımdı. Tabii bunları bir araya getirdiğinizde, netice itibariyle bu sektörle, biraz önce belirttiğim gibi, 10 senedir beraber nefes aldım, nefes verdim. Bundan sonraki bölüm nasıl olur, bilemiyorum!... Ama, benim niyetim bu sektörden ayrılmak, sektörü unutmak, dışlamak değil, tam tersine tekrar sektörün içinde yaşamaya devam etmek istiyorum.

Ültanır: Siyasetle birlikte mi?

Ersümer: Tabii benim hayatım siyasetle zaten özdeşleşmiş durumda. Ben hayatımın son 25 yıllık bölümünde siyaset yapıyorum. Yani 10 yıl enerji, gelen kalan 15 yıl da Genel Başkan Yardımcılığı, Grup Başkan Vekilliği, milletvekilliği tarzında siyasetin içinde geçti. İkisini birlikte yürütmek azmindeyim. Nereye kadar götürebilirim?

Bilemiyorum, ama en azından şimdi yeni bir konsept doğuyor benim için, bunu siz de ilk defa duyacaksınız.Ben şimdi fiili olarak avukatlığa başlayacağım, avukatlık konumu da “Enerji Hukuku Danışmanlığı” olarak sınırlandırıyorum.

Biliyorsunuz 4628 ve 4646 sayılı kanunlar benim Bakanlık dönemimde çıkmış yasalardı. Petrol ve Petrol Piyasası Kanuna ile ilgilide gerekli hazırlıkları yapmıştım. O kanunların yaşama geçirilmesi noktasında çalışma içinde bulundum. Kanunlar yaşama geçtikten, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kurulduktan sonra, Petrol Piyasası Kanunu çıktıktan sonra, tabii ki bunların hayatiyete geçirilmeleri, uygulanmaları ile ilgili prosedürü de doğal olarak EPDK kararları bünyesinde çok yakinen inceledim. O nedenle, bu bölümde biraz da artık profesyonel enerji danışmanı olarak meslek hayatımı sürdürme çabası içinde olacağım.

Ültanır: Şimdi Sayın Bakanım gelmiş geçmiş 35 Enerji Bakanı’ndan birisiniz. Enerji Bakanlığı’nın kapısında çivi çakılacak bir kütük veya isim kazınacak bir taş abide yok, ama olsaydı, orada sizin adınız yer alırdı, çünkü siz iz bırakanlardansınız. Türkiye’yi karanlıktan kurtaran, Türkiye’ye yeni santraller kazandıran, Bakü-Tiflis-Ceyhan projesi gibi Türkiye’nin enerji terminali olmasına ilişkin projelere imza atan, az öncede söylediğiniz gibi enerji piyasalarına ilişkin kanunları hazırlatan, nükleer santral konusunda projeyi engelleyen rahmetli Ecevit’e karşı sınırlı da olsa mücadele vermiş bir Bakansınız. Mobil santraller de sizin döneminizde ihtiyaç sonucu ortaya çıktı. Çok eleştirildiniz, ama bugün elektrik sıkıntısında yine bunlar cankurtaran simidi olarak görünüyor ve bunun için mobil santrallerde kullanılacak motorinden ÖTV’nin kaldırılması gündemde.

Türkiye Enerji Şurası’nı da ilk defa toplayan Bakan sizsiniz. Sizden sonra Şura toplamaya cesaret edebilen bir başka Bakan da olmadı maalesef. Ben de o şuranın toplanmasına ve organizasyonuna önemli katkılarda bulunmuş bir kişi olarak, orada ortaya konulan enerji politikalarının çok önemli olduğunu yakından bilen birisiyim.

Meyve veren ağaç taşlanır. Başınıza gelen soruşturma, yargılama süreci o taşlamayı oluşturuyor. İş yapmayan bir Bakan olsaydınız, koltuğunuzda uyusaydınız, bunlar başınıza gelmezdi. Uyguladığınız politikanın doğru olduğu sizden altı sene sonra somut biçimde otaya çıkmış durumda. Enerji politikaları ile bu kadar içli dışlı olmuş bir kişi olarak Türkiye’yi bugün enerji bakımından nasıl görüyorsunuz? Genel bakışınızı öğrenebilir miyim?

HUKUKÇU ENERJİ BAKANI
Ersümer: Ben bir 10 yıl öncesinden başlayarak değerlendirebileceğim gibi, bir 10 yıl sonrasını da bu gelişmelere göre değerlendirebilirim. Benim şu anda ulaşabildiğim mevcut bilgiler itibariyle ve benim yaşadıklarımı, Türkiye’nin yaşadıklarını bir araya getirerek değerlendirme imkanım var. Şimdi ben çok kısa kısa bazı özetlemeler yapayım:

1983 yılında Anavatan Partisi (ANAP) iktidara geldi. 1983 yılında Türkiye Bulgaristan’dan elektrik satın alıyordu. Gerçekten bir enerji darboğazı yaşanıyordu. Biliyorsunuz, rahmetli Özal bir enerji programı ilan etti. Bir yandan işte Atatürk Barajı gibi hidroelektrik santrallere ağırlık verildi, diğer yandan kömür santralleri ve doğalgaz da ilk defa o dönemde Türkiye’ye getirildi. Tabii ilk önce hava kirliliği maksadıyla getirildi, ama elektrik üretiminde kullanımı için birtakım çalışmalar yapıldı ve santrallerde yakıt olarak da kullanılmaya başlandı.

Şimdi bir başka zaman dilimine geçiyorum. 1991’de biz iktidarı devrettiğimizde, netice itibariyle Türkiye dışarıdan elektrik ithal etmiyordu ve hatta komşularına elektrik satıyordu. Aradan altı yıllık bir süre geçti, ben Bakan oldum. Ancak, hemen belirteyim, şu hükümet bu hükümet, şu Başbakan, şu Bakan değerlendirmesi yapmak istemiyorum. Yani bu bir yaklaşım meselesi, onu vurgulamaya çalışıyorum.

Ben 1997’de Bakan olduğumda baktıkki, Türkiye sadece Bulgaristan’dan değil, Gürcistan’dan da elektrik satın alıyordu ve bu da bir süreçti. Hatta öyle bir döneme girilmişti ki, biz göreve gelir gelmez, dışarıdan daha fazla elektriği nasıl satın alırız diye işin peşine düşmek mecburiyetinde kaldık. Türkiye yatırımlarını yapamayan bir ülke durumundaydı.

Türkiye, kaynaklarını elektriğe dönüştüremeyen bir ülke durumundaydı. Benim için bir hukukçunun Enerji Bakanlığı’nda ne işi vardır da denildi. Ben bunu daha önce de ifade etmiştim, ama aslında Enerji Bakanlığı’nın bütün problemi hukuktu.

Ültanır: Sayın Bakanım, Dergimizin uzman yazarlarından Gürcan Gülen, yakın zamana kadar Teksas’ta Houston Üniversitesi’nin Enerji Enstitüsü’nde görev yapıyordu ve bu Enstitü, üniversitenin Houston Hukuk Merkezi’ne bağlıydı. Biz de Cumhuriyetimizin ilk Hukuk Fakültesi olan, hakikaten devlet organlarının oluşumuna ve gelişimine büyük katkılar yapan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, geleceğin akademisyenlerini yetiştirmek üzere o Enstitüye üç yıl önce ilk yüksek lisans öğrencilerini gönderdi.

Bizim lisans düzeyinde Enerji Mühendisliği eğitimimiz de maalesef yok. Şimdiki elektrik mühendisleri elektrik santrali okumadan mezun oluyorlar, hem de günümüzün parlak üniversiteleri sayılan kuruluşlardan. Makine mühendisleri termik santral donanımlarını farklı farklı derslerde, inşaat mühendisleri su yapılarını farklı farklı derlerde okuyor. Bu bilgilerin sentezini yapamayan mühendisleri çok gördüm. Enerji santrallerini daha çok meslek hayatlarında öğreniyorlar.

Petrol Mühendisliği, nükleer mühendislik ayrı ayrı disiplinler, onlar bir bakıma şanslı. Jeoloji ve maden mühendislerimiz de kendi alanlarında bilgi alma bakımından şanslı sayılırlar. Yenilenebilir enerji konuları dağınık disiplinlerde. Üniversite eğitimimizde enerji konuları hemen her mühendislik disiplinine parça parça dağılmış, bölük pöçük edilmiş durumda. Herkesin kendi açısından ilgilenmesi doğal da, bunları sentezleyecek bir enerji mühendisliği eğitiminin lisans düzeyinde olmaması günümüzdeki çağdaş gelişmeye uygun değil.

Üniversitelerimizde konuya bütünsellik içinde bakabilen hoca sayısı bile parmakla işaret edilecek kadar az. Enerjiye ilişkin bilim dallarındaki doçentlik ve profesörlük dosyalarında jüri üyesi olarak bunu yakından görüyoruz. Enerji politikaları ve enerji işletmeciliği ise ekonomi ve hukukla bağlantılı. Enerji piyasalarının gerek regülasyonu ve gerekse deregülasyonu hukuki konular.

Amerika’da bir Enerji Enstitüsü’nün Hukuk Birimine bağlanması bilimsel ve rasyonel bir tutum. Size karşı gösterilmiş olan tepki ya da bizde hukukçunun Enerji Bakanlığı’na karşı çıkış cahillikten ve çağdışı kalmış mühendis odalarının taassubundan başka bir şey değil. Ben mühendis Enerji Bakanlarını da çok gördüm. Bir hoca olarak söyleyeyim ki, ülkemizdeki eğitim düzeyi ve bilgiye siyasette verilen değer ortaya çıksın, içlerinde fizibilite raporunu değerlendiremeyecek olanlar hiç de az değildi.

Ersümer: Ben Amerika’daki bu uygulamayı bilmiyordum. Yani, işte Yap-İşlet projelerinin realize edilmesinde sıkıntılar yaşanıyordu. Konu, 53’üncü Hükümet döneminde Bakanlar Kurulu kararı şeklinde hazırlanmıştı. Danıştay müteakiben, “Bu Bakanlar Kurulu Kararı’nı yürütemezsiniz“ dedi. 54’üncü Hükümet döneminde bir kanun teklifi verildi. Biz 55’inci Hükümet döneminde hükümetin ilk icraatı olarak kanunun Meclis’ten geçirdik. Bu arada Yap-İşlet- Devret’lerin yaşadığı problemler de meydandaydı. Türkiye de kendi elektriğini kendi üretebilecek finans kaynaklarına sahip değildi. Bunları yasal bir ortamda bir araya getirmek gerekiyordu.
Tabii biz ne yaptık? O dört yıllık dönemde hızlı bir şekilde mevcut projeleri elde etmeye çalıştık. Birtakım hukuki sıkıntıları ortadan kaldıracak yasal düzenlemeleri yaptık. Bir de ne yaptık, biliyor musunuz? Bizim niyetimiz, ülke darboğaza girmesin, ülkede elektrikler kesilmesin düşüncesiyle, bir yandan mobil santraller harekete geçirildi, bir yandan otoprodüktör santrallerle sanayicin kendi elektriğini üretmesi yönünde alternatifler yaratıldı. Ben geriye doğru dönüp bakıyorum, bu işi geliştirmek için 7-8 kez Otoprodüktörlük Yönetmeliği’ni değiştirmişiz. Mobil Santraller darboğazın aşılması için çare oldu, iyi bir buluştu. Yenilenebilir enerjide bir adım olarak Türkiye’nin ilk rüzgâr santrallerinin de benim Bakanlığım döneminde temellerini attık, açılışlarını yaptık. Rüzgârda o kadar çok müracaat oldu ki, bakanlık ihaleye çıktı.

Yeni santraller için ülkede gaz sıkıntısı yaşanıyordu. Mavi Akım bizden önceki hükümetler döneminde başlanmış, planlanmış, fizibilitesi hazırlanmış bir projeydi. Onu realize etmek üzere anlaşması imzalandı, inşaatını başlattık. Diğer yandan Azerbaycan’da Hazar Denizi’nde gaz bulundu, onun Türkiye’ye getirilmesi çalışmalarını başlattık ve imzaladığım anlaşmayla, Türkiye tarihinin en ucuz gazını aldı. Bir yandan elektrik üretimini artırmak, diğer yandan kullanılan kaynakları çoğaltmak ve çeşitlendirmek konusunda ciddi işler yaptık.

Ama, bakın düşünebiliyor musunuz? Bütün bunlara rağmen zamanımız elvermedi. Biz geldik, 2000 senesinin Ocak ayında Türkiye’de elektrikleri kestik. Bir Enerji Bakanı’nın en acılı günü elektriğin kesildiği gündür. Allah hiçbir Enerji Bakanı’na böyle bir şey nasip etmesin. Ancak, önümüzde zaman yoktu, bütün imkânları seferber etmemize rağmen, üretim tesislerini yetiştiremedik. Bütün şartları zorlamamıza rağmen biz Türkiye’de elektrikleri kestik.

Fakat, daha sonra ne oldu? Bizim başlattığımız o projeler realize edildikçe ve onlar peyderpey üretime geçtikçe, Türkiye bir enerji fazlalığına gider duruma düştü. Onun sebebi de bizim plansız fazla üretim tesisi yapmamız değildi, bu konularda tenkit edildik, ama ona cevap verme imkânına sahibiz, bütün bu cevapları zaten verdik.

Türkiye’nin o duruma düşmesinin nedeni yaşamış olduğu iki ciddi ekonomik kriz ve iki depremdir. Bizim iki ekonomik krizi ve iki depremi öngörerek yatırımları düzenlememiz elbette mümkün değildi. Bizim önümüzde gördüğümüz, Türkiye’nin hızla gitmekte olduğu karanlıktı. Onu önlemeyi hedef edinmiştik.

AK PARTİ İKTİDARI VE KARANLIĞA TAŞINAN TÜRKİYE
Ültanır: Sektördeki gelişim süreci AK Parti iktidarına kadar devam etti.

Ersümer: Evet, bu süreç devam etti. İşte bizden sonra bir hükümet göreve geldi. Şimdi bakın, bizden sonra beş yıllık bir süre geçti. Bugün için de, bu iktidar göreve gelmemiş olsaydı da, biz gelmiş olsaydık, gene biz karanlığı devralmış olacaktık. Yani, Türkiye’yi karanlıktan kurtarma çabasını gene biz sürdürüyor olacaktık. Ben şimdi bakıp olayları değerlendirmeye çalışıyorum. Tam bir mirasyedi gibi, boşu boşuna geçirilmiş bir beş yıl. Öyle şanslı bir Enerji Bakanı ki bu Sayın Bakan, gazı var, fazla diye kendinden öncekileri suçluyor, elektriği var, elektrik fazla diye suçluyor.

Devrederken suları stoklamışız, oysa bizim zamanımızda son 50 yılın en kurak dönemi yaşanmıştı. Oysa, bu Sayın Bakanın dönemi elektrik enerjisinin en fazla hidrolikten elde edildiği bir döneme rast geldi. Suyu fazlaydı ve bunları hovardaca kullandılar. En önemlisi gereken hiçbir yatırım yapılmadı.

Şu anda Türkiye maalesef karanlığı tartışıyor. Tabii biz bunları ifade ederken, hâlâ bir enerji adamı olarak bir üzüntü hissediyorum. Yani bir beş yılın böyle bir sektörde böylesine boşu boşuna sırtüstü yatarak geçirilmesine tahammül edebilmek mümkün değil.

Tabii bizim önümüzde zaman yoktu, birtakım zorluklar içindeydik. İddiaların yerinde olmadığı anlaşılmış olmakla beraber, tabii ki sonuçta maliyetler itibariyle baktığınızda bir doğalgaz santralini bir linyit santraline tercih etmek, yine bir doğal gaz santralini bir rüzgâr santraline tercih etmek zorunluluklar dışında tartışmalıdır.

Keşke yetseydi de biz de sadece hidrolik santrallerimizden enerji üretebilseydik, ama bizim zamanımız ve kaynağımız yoktu. AK Parti Hükümeti maalesef önündeki beş yılı boşa geçirmiştir.

Bu geçen beş yılın için de bir nükleer santral bile belki yapılabilirdi. Beş yılın içinde birçok barajlı hidroelektrik santral realize edilebilirdi. Biliyorsunuz, ikili anlaşmalar kapsamında olan santralleri üçbuçuk-dört sene içinde, Karkamış Barajı 48 ayda bitmiştir. Bu projeleri realize etmek mümkündü, ama hiçbiri yapılmadı. Sadece bizim başladığımız işler bitti, gidip onların açılış törenlerini yaptılar. Sanki bu işleri kendi dönemlerinde başlatmış, o proje risklerine kendileri katlanmış gibi ifadelerde bulundular, bizim de ağzımızı kapattılar.

SUSTURMA SÜRECİ
Ültanır: Susmadınız da, susturulmak istendiniz değil mi?

Ersümer: Siz düşünebiliyor musunuz? 100 yıla yakın ceza tehdidi altında yargılandığınız bir ortamda, çıkıp da birtakım mücadeleleri yüksek sesle sürdürmeye ne vaktinizin ne de halinizin olmayacağını herkes biliyor zaten. Bu manada bizim ağzımız bağlandı. Diğer taraftan, maalesef başka sebeplerle ağzı bağlanan çok insan da oldu bu dönemde. Onları da yaşayarak gördük. Neticede akli bir zeminde objektif bir şekilde Türkiye enerjiyi tartışamaz oldu.

Ültanır: Dünya gazetesindeki Enerji Platformu köşem ve yine aynı kuruluş tarafından yayınlanan Dünya Enerji dergisi doğruları okurlara duyurmak için onurlu bir yayın faaliyeti olarak sürerken, bazılarını tedirgin ettiği için maalesef bu dönemde, 2004 yılı Eylül ayında kapattırıldı. Siz olayı, ismini burada anmak istemediğim gazeteci arkadaşınız nedeniyle çok yakından biliyorsunuz. Ben AK Parti döneminde galiba kalemi bağlanan ilk gazeteciyim.

Başbakan Erdoğan’a kadar çeşitli kişilere uğradığım haksızlığı duyurdum, bir sonuç almayı beklemiyordum, ama fikir özgürlüğü adına mücadele etmem gerekiyordu. Maalesef hâlâ günlük bir gazetede, haftada bir defa da olsa yazabileceğim bir köşem yok. Arada bir çeşitli TV kanalları, radyolar ve şimdi de EkoENERJİ ile konuşmamı sürdürüyorum. Şimdi susturulmak istenen işsiz kalan ünlü köşe yazarlarımız var, hatta bunların arasında Başbakan yanağını okşayanı bile bulunuyor. Yazar, düşünür susturma süreci başlatılmaya görsün, sıranın kime geleceği hiç belli olmaz. Güya özgürlüklerin genişleyeceği Avrupa Birliği sürecinde ilerliyoruz değil mi?

Ersümer: Öyle. Türkiye’nin bir numaralı meselesi enerji, ama dediğim gibi enerjiyi tartışamaz olduk. Oysa, Türkiye’nin bir numaralı meselesi. Sabah akşam, gece gündüz oturup enerjiyi tartışması lazım. Türkiye’de işsizliğin arkasında yatan sebep enerjidir. Türkiye’de sanayileşmenin önünde yatan engel enerjidir. Türkiye’de ekonomik girdilerin içine düşebileceği sıkıntıların sebebi enerjidir.

PROJELER VE YATIRIM
Ültanır: Türkiye enerji dünyasında da aktifliğini bu dönemde kaybetti.

Ersümer: Türkiye uluslararası ilişkilerini enerji üzerinden düzenleme imkânına sahiptir. Ben Bakanlık dönemimde, Türkiye Avrupa Birliği’ne bir elinde doğalgaz, diğer elinde petrol boru hatları ile girecek demiştim. Bakü-Ceyhan, Akdeniz çanağında yeni bir afişe fiyattır. Nabucco ve Inoget projeleri, Avrupa’nın mecbur olduğu gaz demektir. Bu projeler maalesef Samsun-Ceyhan gibi maksatlı projelere dalınınca gereği gibi kullanılamadı.

Enerji yatırımı yapmayarak ekonomik göstergeleri düzelttiler. Çünkü, enerji yatırımları pahalıdır, zordur, maliyetleri çok yüksektir, kaynak ayırmak zorunda kalmadılar, para harcamadılar. Ekonomik göstergeleri düzelttiler, ama şimdi geldik dayandık. Nereye dayandık? Karanlığa dayandık.

UCUZ ENERJİ
Ültanır: Bir de ucuz enerji diyerek, elektriğe gerekli zammı yapmayıp üstelik haksız sübvansiyonla piyasanın işleyişini bozdular.

Ersümer: O tam bir uydurmacadır, bir safsatadır. Doğalgaz fiyatlarındaki artışların elektrik fiyatlarına yansıtılmamasıyla, haksız subvansiyon yaptıkları doğrudur. Ancak, elektriğe zam yapılmamasının en önemli nedeni dolar fiyatının artmamasıdır. Bakın açıkça söylüyorum. Enerji girdilerinin hepsi dolara bağlıdır. Doların fiyatını yükseltecek bir dolar piyasası oluşsaydı, serbest piyasada müdahaleler olmadan dolar fiyatı oluşsaydı, her artan bedel itibariyle elektriği de zam yapmak zorunda kalırlardı. Bunun tek sebebi odur, yoksa hiç kimsenin marifeti falan değildir. Doların baskı altında tutulması, doların fiyatının artmaması ve netice itibariyle dolara bağlı elektrik maliyetinin yükselmemesinden zam yapmamışlardır.

Bugün zam yapmak zorunda kalmalarının ana sebebi, enerji KİT’leri arasında yapılan alışverişlerin BOTAŞ’ın üzerine yıkılıp, belediyelerin doğalgaz bedellerini ödememelerinden oluşan yüksek maliyetli kaynakların zorunlu olarak kullanılması sonucudur. Yani, kötü yönetim, partizanlık ve vurdumduymazlık ana nedendir.

Ültanır: Kamu elektrik üretimi açısından bu doğru, alım garantili Elektik Satış Anlaşması bulunanlar için de geçerli, ama doğalgaza yaptıkları zamlarla otoprodüktörleri çalışamaz duruma getirdiler.

Ersümer: Rakamlara girmek istemiyorum, ancak bir ikinci neden de ellerinde bedava bir kaynak vardı, biraz önce izah etmeye çalıştım, siz bunu benden çok daha iyi biliyorsunuz, suyu hovardaca kullandılar. Depolamaları gereken, ileriye yönelik olarak muhafaza etmeleri gereken su kaynaklarını da, “işte yerli kaynaklara yöneldik, ucuz enerji üretiyoruz” laflarının arkasına sığınıp suyu bitirdiler.

2004 yılı su gelirleri 2001 yılına göre yüzde 91.6 artmıştır. 2001 yılına göre 2004 yılında 22 milyar kWh elektrik geri kazanılmıştır. 2001 yılında 24 milyar kWh olan hidrolik üretim, 2002’de 33.7 milyar kWh, 2003’de 35.3 milyar kWh, 2004’de 46 milyar kWh’e ulaşmıştır.

Bütün bu kaynaklar hızla tüketilmiştir. Şimdi Türkiye’nin düştüğü hale bakın.Doğalgaz santrallerine, zamanında gerekli yatırımların yapılmaması nedeniyle zorunlu olarak yeniden yöneliyor. Bu bir pahalı elektrik üretim yoludur. Ucuz ve zamanında kullanılması gereken hidrolik kaynakları, boşu boşuna zam yapmamak adına harcanmıştır. Şimdi yerine oyamamaktadırlar. Zaten küresel ısınmanın getirdiği genel kuraklığın dışında, hepimizin yaptığı gibi onlar da Allah’a sığınıyor, ”Ne yapalım bu Allah’tan” diyorlar. Ama Allah diyor ki, “Tedbir kuldan, takdir Allah’tandır”. Bunlar tedbirsiz davranmışlardır. Bu durumda da Allah’ın takdirinin Türkiye’nin aleyhine tecelli ettiğini görüyoruz. 2005 yılının Kasım ayında Devlet Planlama Teşkilatı ikaz ediyor. Diyor ki, ”Enerji yatırımlarınızı yapın, enerji yatırımlarınızı yapmazsanız 2007 yılından itibaren birtakım sıkıntıların yaşanacağı çok net görünüyor”. Bir yandan Dünya Bankası’nın direktiflerine bakıyorsunuz, Avrupa Birliği’nin kriterlerine bakıyorsunuz, “Siz bir an önce enerji piyasasını özelleştirin” diyorlar.

Ancak, “Kanun çıkartmışsınız elektriği özelleştireceğiz diye, özeleştirmemişsiniz” diyorlar. “Gazdaki liberalleşmeyi sağlayamadınız” diyorlar. Petrol sektöründeki liberalleşme umutlarını toprağa gömdünüz” diyorlar. Ama, bunların hiçbirini bizimkiler duymuyorlar. Geçenlerde Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu Başkanı açıklama yapıyor, ”Türkiye’deki mevcut santraller yüzde 40-50 kapasitede çalışıyor, bir an önce özelleşsin” diyor. Öbür taraftan bakıyorsunuz, dağıtımda Türkiye’nin düştüğü durum meydanda. Hâlâ kayıp kaçak oranı yüzde 20’lerde. Hükümet bir an önce hızla, acilen yapılması gereken bu özelleştirmeyi havuç gibi müteşebbisin önüne asıp, sudan sebeplerle seçimden sonraya attı.

SEYTANIN AKLINA GELMEYEN
Ültanır: Elektrik üretiminin artırılması için ortaya atılan politikaya ne dersiniz?

Ersümer: Şimdi tabii santrallerden gerekli elektriği elde edemiyorsunuz, edememe sebebiniz de açık. Çaycıyla kahveciyle santral idare ediyorsunuz. Nasıl olsa ki özelleştireceğim diye, üretimi artırmaya yönelik hiçbir rehabilite yatırımı yapmıyorsunuz. Dünya Bankası’ndan rehabilitasyonla ilgili 360 milyon dolarlık kredi çıkıyor, imkân tanınıyor, onu realize edemiyorsunuz. Ve artık Türkiye bitiyor. Diyorsunuz ki, ”İşte bu piyasanın özelleştirilmesi, arkadan işte mevcut yasal şartlar itibariyle ben Türkiye’de yatırım yapamıyorum. Ben gideyim İran’dan, Türkmenistan’dan elektrik satın alayım, hatta gideyim İran’da yandaşıma, arkadaşıma santral yaptırayım, onların santralinden üretilecek elektriği satın alayım” diye, yani Şeytan’ın aklına gelmeyecek yeni bir model üretmeye çabalıyorsunuz. Diğer yandan da mobil santrallere, ”Aman siz üretiminizi artırın, devam edeceksiniz” diyorsunuz. Öbür yandan, tu kaka dediğiniz, suçladığınız, 1 Temmuz 2006 krizinde karanlığa sebep olduğunu iddia ettiğiniz, ucuz üretim yapmak istemiyorlar diye suçladığınız otoprodüktörcülere, “Aman elektrik üretiminizi artırın” diyorsunuz. Biraz önce şunu söylüyorduk; Türkiye’nin yapması gereken işlerin başında özelleştirme gelir. Bu doğrultuda Dünya Bankası’nın direktiflerini, Avrupa Birliği’nin kriterlerini, hiçbirini yerine getirmiyorsunuz. Yani enerjide yaşananların hepsi ayrı bir hikaye, tam bir kaos. Akli bir şey yok, realist hiçbir şey yok. Birileri çıkıyor, “İşte şuralara gaz satıyoruz” diyor, herkes onun peşine düşüyor.

Nabucco projesi çok güzel, doğru bir proje. Bizim başlattığımız projeler bunlar. İşte Güney Avrupa Gaz Birliği de öyle.

İRAN İLE GAZ İŞBİRLİĞİ
Ültanır: Ben de tam o konuya gelmek istiyordum. Şimdi İran’dan elektrikten başka bir de Avrupa için gaz alımı konusu ortaya çıktı. İçeride bir kaos var da, enerji dünyasında Türkiye’nin alması gereken yer açısından geçen dönemde çok mevzi kaybedildi. O kayıp İran ile doldurulamaz, kaldı ki İran başka siyasi kayıplara neden olur. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Ersümer: Şimdi gerekenler gerektiği gibi yapılmadı. Yapılanların arkasında başka şeyler planlandı, başka şeyler düşünüldü. Yani İran ile enerjide böyle iç içe kucak kucağa olmanın ne kadar yararlı olduğu tartışılır. Allah aşkına İran bize hangi gazını satacak? İran’ın kendi gazı yok ki, kullandığı gazı da Türkmenistan’dan ithal ediyor. Ayrıca, Türkiye’nin İran’dan almakta olduğu gaz en pahalı gazdır.

Ültanır: Bildiğiniz gibi İran’ın gaz rezervi var da üretim yapılmıyor. İmzalanan mutabakat zaptına göre İran’ın off shore alanından, o da Katar’a yakın bir yerden gazı TPAO bulup çıkaracak, İran’a satacak, sonra İran Türkiye’ye satacakmış!...

Ersümer: Böyle bir model var mı yani? Karanlığa kurşun atıyorsunuz. Gidip orada off shore’da veya İran çölünde, dağında gaz arayacaksınız, bulursanız, bu daha da pahalı gazı dolaylı yoldan satın alıp Türkiye’ye getireceksiniz…

Ültanır: Tabii mutabakat zaptı anlaşma değildir, imzalanıp unutulmuş nice mutabakat zabıtları vardır. Bu zaptın içeriğinin bir özelliği de Türkmenistan’ın onayı ve haberi olmadan Türkmen gazının da İran üzerinden Türkiye’ye gelmesi. Aslında bu ne kadar geçerli, oda belli değil. Çünkü, İran transit ülke olmayı kabul etmiyor, ancak swap yapan ve ticarete bindiren bir ülke. İran’ın gaz satışında sicili de bozuk, hatta sabıkalı ve güvenilir olmayan bir ülke. Oysa, bizimkiler bu gazı Nabucco’ya vermek istiyorlar, o projeyi doğmadan öldürecekler. İran’a uygulanan yaptırımlar nedeniyle Amerika’yı ve hatta Birleşmiş Milletler’i karşılarına alacaklar. Buna cesaret edebilirler mi? Ben sanmıyorum. Bence İran gazı seçim balonuydu.

Ersümer: Mevcut başka gazlar var. Azerbaycan’dan alınan çok ucuz gaz var. Anlaşmada re-export imkânı da var. Siz bu gazın anlaşmadaki miktarlarını artırmaya çalışın ve Avrupa’ya onu satın.

Ültanır: Şimdi yeni koşularda Trans- Hazar gazı da gelebilir. Türkmenistan projesi, sizin döneminizdeki proje yeni bir anlayışla ele alınmalı. İran off shore’dan bilinmeyen gazı getirinceye kadar, hemen hemen aynı havzadan Katar gazı getirilmeli. Bunlar doğru projeler olur, ama İran hiçbir zaman doğru olmaz.

GAZ DEPOLAMA OYUNU
Ersümer: Öte yandan Türkiye 4-5 senedir yeraltı deposunu bitirememiş, geçtiğimiz aylarda bitti bitiyor diye kamuoyuna birtakım bilgiler verildi. Ama, düşünüldüğü kadar gaz depolamak mümkün değil denildi. Tuz Gölü projesini geliştiremiyorsunuz. Ondan sonra kalkıyorsunuz, Ege’de bir müteşebbisin 400 milyon dolar harcamasıyla yapılan ve nasıl olsa mecbur kalırlar, buraya gaz depolarlar dediği bir yere kullanmayacağınız ve sonuçta kullanmadığınız bir enerjiyi depoluyorsunuz.

Ültanır: Aslında orayı LNG ithal terminali olarak yapılmış bir yer, hem de bunun için herhangi bir lisans ya da ruhsat alınmadan yapıldığı, yapı güvenliği tartışmalı bir tesis. Yıllarca boş bekledi. BOTAŞ’ın muhtaç kalması bekleniliyor da deniliyordu.

Ersümer: Oraya ödediğiniz kira, oraya gönderdiğiniz gazı spot piyasadan LNG olarak alıyorsunuz, LNG Türkiye için zaten çok pahalı, spot piyasada daha da pahalı. Böylece yanlış bir hesap yapıyorsunuz ve kış sert geçmedi, o gaz o depoda duruyor, kullanmıyorsunuz. Allah aşkına bunların hangisi aklidir?

KIRILMA NOKTALARI
Ültanır: Peki, Afşin-Elbistan C-D ihalesindeki fiyaskoya ne diyorsunuz? Yatırımın riskini karşılayacak güvenceyi vermeden, yeterli teşvik sunmadan özel sektöre rödovans esasından ihale etmek istediler, haklı olarak kimse teklif vermedi. Sonra EÜAŞ Genel Müdürü Sayın Bakan’ın sözünü tekrarladı, “Daha ne istiyorlar, beş kat kaymaklı kadayıf bekliyorlar” diye. Bu amacın üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu kanıtlayan bir söz. Bence özel sektörü böyle görmek ve göstermek, en azından özel sektöre hakarettir diye düşünüyorum.

Ersümer: Dışarıya dönüp söyledikleri şey zaten bu. Diyorlar ki, “Özel sektöre biz birtakım imkânlar tanımıyoruz, tanımayacağız”. Tamam, tanımıyorsunuz, tanımayacağınızı söylüyorsunuz, ama yapılan işlere baktığınızda, işte sarraflar, kuyumcular doğalgaz kontratlarını devralıyorlar, sonra devraldıkları kontratları başka birine devrediveriyorlar. Belki onlara göre özel sektöre iş yaptırmamak kârlıdır, bilemiyorum tabii bu hesapları kim yapar, kim yaptırır, nasıl yapar, ama sonra dönüyorsunuz, şu anda Türkiye’nin en pahalı elektrik almakta olduğu Yap-İşlet-Devret doğalgaz santralleri fiyatına muadil 5.5 €cent/kWh’den alım garantisi veriyorsunuz.

Türkiye enerjide birkaç tane kırılma noktası yaşamıştır. Sayın Hocam, bu kırılma noktalarını iyi okumamız lazım. Bana göre birinci kırılma noktası 2006 Ocak ayında Türkiye’nin gaz bulamaması nedeniyle, doğalgaz santrallerinin ikincil yakıtla çalıştırılmasıdır ve belli kısıtlamalara gitmesidir. Yine aynı şekilde bir diğer kırılma noktası 1 Temmuz 2006’dır. 13 il saatlerce karanlıkta kalmıştır. Devre dışı kalan bir Bursa Ovaakça Santrali’nin ürettiği elektrik miktarının yerine koyacak, o takatte bir başka santral Türkiye’de bulunamamıştır. Herkes bizi kim karanlıkta bıraktı diye sormuştur. İşte bunlar hep kötü yönetimlerin marifetidir.

Oradan devam ediyoruz, üçüncü kırılma noktası Yap-İşlet santrallerinin birer imtiyaz olduğu noktasında Danıştay karar vermiştir. Danıştay kararının yürütmesini, hukuka aykırı olarak Bakanlar Kurulu’nda almış olduğunuz bir prensip kararıyla durdurmuşunuzdur.

Danıştay alınan bu prensip kararının da yürürlüğünü durdurmuştur. “Sizin böyle bir yetkiniz yok, siz Bakanlar Kurulu olarak Danıştay’ın kararını durduramazsınız” demiştir. Bunun üzerine bir maddelik bir kanun değişikliği yapılmıştır. Mevcut sözleşme, hiçbir şey değiştirilmeden yenilenmiştir ve adları da bu bir imtiyaz değildir diye konmuştur. Ve herkes, bütün Türkiye nefesini tutup, Sayın Cumhurbaşkanının bu kanunu imzalayıp imzalamayacağını beklemiştir. Eğer Cumhurbaşkanı bu kanunu 24 saat sonra imzalamamış olsaydı, Türkiye’de beş Yap-İşlet Santralinin önemli bir bölümü devre dışı kalacak, Türkiye bir karanlığa sürüklenecekti.

Bir de bu yaşanmıştır Türkiye’de. Dördüncü kırılma noktası, Enerji
Bakanlığı ihaleye çıkmıştır, “Bir milyar 300 milyon kWh elektrik satın alacağım” demiştir. Özel sektör bunun yüzde 26’sına teklif vermiştir. Bunu gören Enerji Bakanlığı ihaleden vazgeçmiştir. Peki, bu ihale bize neyi anlatır, nasıl okuyalım? Şöyle okuyorum; Enerji Bakanlığı Türkiye’nin enerji sektörünün, enerji şirketlerinin 1.3 milyar kWh enerjisine ihtiyacı olduğu için ihaleye çıkmıştır. Türkiye’de enerji KİT’lerinin satın aldığı elektriğin fiyatı 14 $Cent/kWh’dir. Bir de bunu okumamız lazım. Verilen teklif budur. Bir de neyi okuyacağız? Enerji Bakanlığı’nın ihtiyacını görecek miktarda elektrik Türkiye’de yoktur. Şimdi elektrik fiyatları ne olmaktadır? DUY’daki fiyatları inceliyoruz tabii. Bütün Türkiye, hatta dünya izliyor. Oradaki oluşumları görüyorsunuz. Öyle zamanlar oluyor ki, şimdi 15-16 Ykrş’lara girip çıkıyor. Belli saatler dahilinde elektrik alınıyor bu ülkede. Bu nasıl bir tablodur? Bu benim çizdiğim bir tablo değil. Ben sadece mevcutları okuyorum. Hiçbir yorum yaptım mı? Yapmadım. Fotoğraf çekiyorum. Peki ne olacak? İşte çare bulunmuştur. Şeytani şekilde bir çare bulunmuştur. İran’da kurulacak santrallerden elektrik alınacaktır. Türkiye kendi vatan toprağında santral inşa etmeyi bir kenara bırakıp, bunu realize etmenin peşine düşmüştür. Türkiye bütün umutlarını ona bağlamıştır. Şimdi İran ile olan ilişkiler itibariyle, bu dönem REFAH-YOL Hükümeti hariç hiçbir hükümet döneminde olmadığı kadar işbirliği yapılmıştır. Bizim hükümetlerimizin hiçbirinde İran ile böyle ballı börekli ilişki içinde değildik. Bunu vurgulamam lazım. İkincisi, İran uluslararası ilişkiler bakımından gerek rejimi ve gerekse uygulamaları itibariyle kabul edilebilir bir ülke durumunda değildir. Ben suçlamak için söylüyor değilim. Bu söylediklerimin de hiçbir siyasi niteliği yok. Ben sadece Türkiye’nin ilişkilerinin sağlığı yönünden ve enerji ilişkisinin getirip dayandırıldığı yer itibariyle konuşmaya çalışıyorum. Peki, bu ilişki ne kadar sürecektir. Bütün ülkelerin uyguladığı Birleşmiş Milletler kararları var. Uygulanan ambargolar var. Türkiye uluslararası platformun bir üyesi olarak buna dikkat etmek zorundadır.

Ben yaşadıklarımı anlatacak olursam, en azından Türkmen gazının tabii ki İran üzerinden getirilmesi aklidir, kolaydır, ama uluslararası finans kuruluşlarınca finansmanı çok zordur. İran’ın içinde bulunduğu statü ve ülkesel ilişkiler bakımından bunun realize edilmesi mümkün olmamıştır. İran’la bu tip ilişki Türkiye’yi yalnızlığa iter, dünya ile ilişkilerini keser. Belki de özlenen odur, onu da bilemiyorum. Getirilmek istenen çözüm doğru bir çözüm değildir. Kurulan işbirliğinin Türkiye’nin menfaatine olup olmadığının iyice tartışılması gerekir.

ENERJİ PİYASASI
Ültanır: Şimdi Sayın Bakanım, ben tekrar içeriye ve enerji hukukuna dönmek istiyorum. Türkiye’de enerjide serbest piyasayı siz başlattınız. Ondan önce yabancı sermayenin yatırım yapabilmesi içinde gereken uluslararası tahkim koşulu için gerekli yasaları siz çıkarttınız. Yani enerjiye liberalizmi siz getirdiniz. AK Parti’nin Enerji Bakanlığı bu yasaların hepsinden şikayetçi oldu.

Elektrik Piyasası Kanunu ve Doğalgaz Piyasası Kanunu geçen dönemde Enerji Bakanlığı’nın en çok şikayet ettiği, uygulamamak için ayak dirediği, bunlara karşı devletçilik özlemlerini dile getirdiği yasalar oldu. Bunlarda hep değişikliğe gidildi. Yanılmıyorsam Elektrik Piyasası Kanunu’nda beş defa değişiklik yapıldı.

Ersümer: Ben o yasalardaki değişikliği kendime özgü yöntemle takip ediyorum.

Ültanır: Şu serbest enerji piyasasını nasıl görüyorsunuz?

Ersümer: Şimdi Türkiye’de özel sektörün kendi bünyesi içinde, kendi kuralları içerisinde elektrik üretebilmesi imkânları mevcut. Ama Türkiye’de elinde çantayla dolaşan lisans tacirleri türedi. Eğer siz bir kişiye, kuruma veya kuruluşa belli bir noktada elektrik üretme konusunda bir lisans veriyorsanız, bir defa verdiğiniz o lisansın peşine düşeceksiniz. Sizin verdiğiniz o lisanstaki hak, o üretim hakkı realize edildi mi edilmedi mi? Şimdi böyle bir şey yok. Özellikle hidrolik ve rüzgâr santralleri itibariyle bunu yaşadık. Birçok lisanslar alındı, birçok lisanslar el değiştirdi. Ama realize edilen projeler devede kulak kabilinden projeler.

Ültanır: Şimdi o lisans ticareti petrolde de başladı.

Ersümer: Gayet tabii, sistem aynı olunca petrolde de aynı şeyi yaşarsınız, elektrikte de yaşarsınız, gazda da yaşarsınız. Önümüzdeki dönemde sularla ilgili de aynı şeyleri yaşayacağız, akarsular içinde benzer çalışmalar olduğunu duyuyoruz. Türkiye’nin yerli kaynaklarının elektriğe dönüşmesi noktasında yasada belirlenen sistemin sağlıklı bir şekilde yürümesinin mümkün olmadığı görüldü ve seyredildi. Oysa bu görünümlere göre tedbir alınması gerekirdi. Tedbir alınmadı. Onun dışında özel sektör çok akli işlerin içine girdi. Gerçekten de kendi enerjisine ihtiyaç duyanlar, ürettiği enerjiyi kendi imkânlarıyla değerlendirme imkânına sahip olanlar birtakım ciddi harcamalarla hidrolik yatırımlarına başladılar. İnşallah o yatırımlar realize olacaktır diye düşünüyorum.

Özel sektörün üretim yapabilmesi için önemli iki-üç tane unsur vardır. Bir defa her şeyden önce fizibıl ve kredibil olması gerekir. Bunun sağlamaya yönelik ayaklar söz konusudur. Bir tanesi alım garantisidir. Fiyat garantisidir. Bunlar mevcut olursa kredibil hale gelmektedir.

Ültanır: Ya da piyasanın tam işlemesi, şeffaf ve güvenilir olması gerekmektedir.

Ersümer: Şimdi piyasa biraz önce belirttiğim nedenlerle tam işlemiyor. Bir yandan hükümet alım garantisi vermek istemiyor. İşte adına, “kaymaklı ekmek kadayıfı” diyorlar veya başka şeyler söylüyorlar. Verirse de yeterli vermiyor. Fiyat yeterli olsa da alım garantisi yok. Şimdi üç şey bir araya gelmiyor ki, özel sektörün bu yatırımı yapması mümkün değil. İşte, Afşin-Elbistan C’ye birileri gelip de teklif verecek diye çok beklerler.

Ültanır: Serbest piyasanın oluşumunun istenmediği gibi bir durum var zaten.

Ersümer: İlk olarak 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nu Meclis’ten çıkardık. Çok da zor şartlar altında çıkardık. Bütün Meclis üzerimize hücum etti. Ensemizde Beyaz Enerji operasyonunun bulunduğu ortamda çıkardık. Akabinde aynı şartlarda 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu’nu çıkardık. Petrol Piyasası Kanunu’nu çıkarmak üzere de hazırlıklarımızı yapmıştık. Bir grup siyasi ve bürokrat arkadaşlar önünde ben şöyle dedim: “Artık, Enerji Bakanlığı yapılmaz. Çünkü Enerji Bakanlığı artık Türkiye’de sıradan bir genel müdürlük durumuna düşmüştür, düşecektir”. Hedefimiz oydu.

Bu kanunlardaki ana hedef; sektörün siyasi tercihlerden arındırılmasına yöneliktir. Dünyanın her yerinde bu böyle gerçekleşmektedir. Tabii ki devlet düzenleme yetkisiyle işin başında bulunmaktadır. Dengelemeyi düzenlemekte, birtakım menfaat çatışmalarında haksız rekabetin oluşmasını engellemektedir.

Ama netice itibariyle, devletin veya hükümetlerin siyasi tercihleri sektörde etkin değildir. Biz bunları hedefledik. Bizim buradaki ana amacımız; hükümetlerin birtakım siyasi tercihleriyle sektördeki etkilerinin minimize edilmesi, hatta ortadan kaldırılmasıydı. Ve ben o nedenle o ifade de bulundum, artık Enerji Bakanlığı sıradan bir genel müdürlük seviyesine düşecek, artık Enerji Bakanlığı etkili olmayacak demiştim.

AK Parti hükümeti göreve geldikten sonra tamamen bu yasalara aykırı şekilde Enerji Bakanlığı’nın kaybolan gücünü adeta ikiye katlayarak, daha da güçlendirir şekilde uygulama yaptı. Bu şartlar altında serbest piyasanın realize edilmesi mümkün değildi. Biliyorsunuz bunları hep yaşadık. Siz bırakın yasa değişiklikleriyle yaptıkları müdahaleleri, uygulamadaki Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’na da ciddi müdahaleler olduğuna dair, işte Bakan ile Kurulun Başkanı arasındaki sürtüşmelerden anlıyoruz ki, yasalardaki müdahaleler yeterli olmamış, Kurul çalışmalarına da müdahale edilmiştir. Böyle olunca tabii ki piyasalar oluşamaz.

Beş senede nihayet şunu anladılar: Ben onu görüyorum, benim görev yaptığım dönemde Enerji Bakanlığı’nda 25 genel müdürlük vardı, 125 bin de personel vardı. Şimdi yeni hükümeti kurma öncesinde Enerji Bakanlığı’nın üçe bölüneceği konuşuluyordu. Bu birtakım adamlara iş bulmak, birilerinin Bakanlık sıfatı devam etsin diye çabalamaktan başka bir şey değildi.

BÖLMEK VE YÖNETMEK
Ültanır: Bölmek, yönetemeyenlere özgü bir yöntemdir. Bizim de önceki sayımızda ciddi biçimde karşı çıktığımız o bölünme bir bakıma gerçekleşmedi. Madencilik Bakanlığı kurulmadı, ayrı bir Su Bakanlığı oluşturulmadı, ama maalesef yanlış bir uygulamayla Devlet Su İşleri Enerji Bakanlığı’ndan alınıp Çevre ve Orman Bakanlığı’na verildi.

Ersümer: Bu da bir reorganizasyon şeklinde gerçekleşemeyecektir. Çünkü müdahaleler olacaktır. Aslında bütün bu olaya sahip olacak bir tek akıl gerekir ve Enerji Bakanlığı’nda o aklın yönetmesi gereken bir sistem vardır. O nedenle bölerek daha iyi yönetileceği de söylenemez. Mevcut yönetimin bu işi becerememesinin, eline yüzüne bulaştırmasının bir sonucudur. Su bir yandan, gaz bir yandan, petrol bir yandan, elektrik bir yandan, işte baraj yapacaksınız, santral kuracaksınız, piyasa şartlarında gerçekleştireceksiniz, hepsi birden olmuyor mazereti, biz bunu beceremedik demektir. Biz burada aciz kaldık, beş yılın sonunda ülkeyi karanlığa duçar etmek üzereyiz, aman bu işi bölmeyi kendilerine mazeret seçmişlerdir.

YENİ HÜKÜMETİN ENERJİ PROGRAMI
Ültanır: Şimdi Sayın Bakanın son sorum yeni hükümetin programı ve programın özellikle enerji bölümüne ilişkin olacak. Genel olarak programı nasıl değerlendiriyorsunuz. Özel olarak enerji bölümü yeterli mi yetersiz mi diyemeyeceğim, çünkü çok açık olarak yetersiz de, sizce ne kadar yetersiz.

Ersümer: 60’ıncı Hükümet programında enerji şablon cümlelerle geçiştirilmiştir. 59’uncu Hükümet programında yazılanlarla adeta bire bir örtüşmektedir. İki hükümet programı arasında geçen beş yılın boş geçtiğini program kendisi söylemektedir. 59’uncu Hükümet’in amacı serbest rekabetçi ortamda elektrik üretiminin sağlanmasıdır. Beş yıl sonra 60’ıncı Hükümet’in amacının da aynı olduğu yazılıdır. Nükleer enerji 59’uncu Hükümet programında “nükleer enerji devreye sokulacaktır”, 60’ıncı Hükümet programında ise, “enerji kaynaklarına eklenecektir ve özel sektöre yaptırılacaktır” denilmiştir. Aradaki beş yıl ne yapılmıştır? 59’uncu Hükümet programında makul seviyelere çekileceği yazılı olan kayıp kaçak oranları, 60’ıncı Hükümet programında önemseneceği yazılarak arada geçen beş yılın boş geçirildiği itiraf edilmiştir.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Eğer 59’ncu Hükümet programında yazılı olanlar gerçekleştirilebilmiş olsa, 60’ıncı Hükümet programında yazılabilecek olanlar çok sınırlı olurdu, Avrupa Birliği enerji direktifleri, dünyada enerjinin ve dünya Bankasının normlarının tartışıldığı küresel ısınmanın yer bulabildiği satırlar olurdu.

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR